Vatan Ajans
Adının Kökeni PDF Yazdır E-Posta
Dini olarak Mekke putperest bir halktı. Tevhid için kurulan Ka’be’nin duvarları putlardan geçilmiyordu. Mekke halkı bununla yetinmiyor, her eve de bir put dikmişlerdi. Hatta yolculuk, savaş vs. için de ayrı putları vardı. Dolayısıyla tam bir puthane merkezi haline gelmişti. Aslında bunun bir sektör haline geldiğini söylemek de doğru olur. Allah için kesmeleri gereken kurbanlarını putlarına keser, ziyafetlerini onlara sunarlardı. Tabi asıl istifade edenler, putların gölgesine sığınan elit tabakaydı.

Putperestliğin yanında Yahudiler, Hıristiyanlar, Sabiler ve az da olsa Muvahhid Müslümanlar vardı. İbrahim (a.s)’in tevhidi geleneğini sürdüren çok az sayıdaki bu insanlar kimseler tarafından dışlanmadıkları gibi, kendileri de zaten fazla yapacakları bir şeyleri de yoktu.

Kadınlar ikinci sınıf muamelesi görüyorlardı. Hatta sınıfları bile yoktu. Tam manasıyla bir meta gibi görünüyordu. Kız çocukları diri diri gömülüyordu. Kur’an ayetlerini işlerken buna değineceğiz.

Yine o dönemde kölelik vardı. Kölelik öyle bir noktaya gelmişti ki, sadece savaşlarda esir alınanlar köle edinmiyor, bir Arap kabilesi bir başka kabileye saldırıp orayı yağmalıyor, kadınlarını cariye, erkeklerini de köle olarak satıyorlardı. Suhayb-i Rumi aslında Arap kökenli biriydi, böyle bir eşkiyalık saldırısında getirilip Mekke’nin köle pazarında satılmıştı. Sarışın olduğu için Rumi diyorlardı. Bunları zaten hayat hakkı yoktu. Bir avuç mutlu (!) azınlığın azgın istek ve tutkularına göre muaele görüyorlardı.

Zenginlik ve fakirliğin arası buluşturulamayacak kadar açılmıştı. Mekke’de zengini zengin, fakiri de gerçekten fakirdi. Zengin her türlü zulme, zorbaya, haksızlığa, sömürmeye sanki hakkı varmış gibi hareket ediyor, fakiri, miskini, kimsesizi, mazlumu eziyordu. İşte bu sıkıntıdan dolayı, Hz. Peygamber (s.a.s)’in de yer aldığı ‘Hilf’ul-Fudul / Erdemliler Cemiyeti’ kuruldu.

Mekke öyle bir cahiliye yaşıyordu ki, bu cahiliye onları; Allah’tan uzaklaştırmış, vahiyden nasip bırakmış, nefislerinin, düşünmeyen, duymayan ve görmeyen cansızların köleleri yapmış; medeniyetler kuracaklarına birbirlerinin boğazlarına sarılmış, bir hiç uğruna yıllarca süren savaşlara imza atmış, şahsi çıkar ve menfaatları uğruna kendi halklarını zulme maruz bırakmış ve adaleti tesis etmemişlerdi.

İşte tam bu ortamda, bu atmosferde, bu karanlık dönemde Allah, insanlığa aydınlık yolu gösterecek, ilahi mesaj ile dünyanın dört bir tarafını aydınlatacak, insanları zulumattan kurtaracak; insanları kula kulluktan kurtarıp sadece Allah’a kulluğa çağıracak bir elçiyi gönderir. O da Abdullah’ın oğlu Hz. Muhammed (s.a.s)’dir.

Kırk yaşına yaklaşan Hz. Muhammed (s.a.s), bu döneme kadar kavminin yaptığı hiçbir çirkin işe bulaşmamıştır. İçki içmemiş, zina etmemiş, putlara el sürmemiş, kimsenin malını haksız yere yememiş, ahdine vefasızlık etmemiş, emanete ihanet etmemiş, kimsenin namusuna göz dikmemiştir. Hatta bu dönemde bile aşırı güven verdiğinden doyalı kendisine bizzat halkı tarafından ‘Muhammad’ul-Emin’ ismi verilmişti. Selden dolayı zarar gören Ka’be’nin inşasında Hacer’ül-Esved’in yerine konulması konusunda neredeyse savaş çıkacaktı, fakat onun hakemliğiyle iş tatlıya bağlandı ve savaşın eşiğinden dönüldü.

İşte kendi toplumu içinde emin olan bu şahsiyet kendi toplumunu düşünmez mi? Toplumunun nereye gittiğini, hangi uçurumun kenarında bulunduğunu çaresiz bir şekilde seyretmez mi? İşte Hz. Muhammed (s.a.s) bu psikolojik hal içinde Mekke ortamından uzaklaşmaya başlar. Mekke’nin dışında Hira mağarasında düşünmeye, tefekkür ve tedebbür etmeye başladı. Kendini, çevresini, kainatı, tarihi, dünyayı düşünüyor, tartıyor ve kafa yoruyordu. İçinden gelen sese kulak veriyor, aklını dinliyor. İbrahim (a.s)’in dininden kalma iz üzere Allah’a ibadet ve itaat ediyordu.

Bakınız bu günleri Aişe annemiz nasıl anlatıyor. Ona kulak verelim:

‘Resulüllah (s.a.s)’e vahyin başlanması ilkin, (gördüğü) sadık rüya (şeklinde) olmuştur. Gördüğü her rüya sabahın aydınlığı[1] gibi ortaya çıkardı. Sonra kendisine yalnızlık sevdirildi. Hira mağarasında yalnızlığa çekilirdi. Ailesine dönüp azığını almaya gelinceye kadar orada sayılı bazı gecelerde ibadet eder, sonra (eşi) Hatice’ye döner, böle bir süre için tekrar azığını alır (geri giderdi). Sonunda kendisi Hira mağarasındayken ona hak (vahiy) geldi. Ona melek geldi ve
- Oku, dedi. Resulüllah (s.a.s):
- Ben okuma bilmem, dedi. Resulüllah (s.a.s) durumu şöyle anlatmaya devam eder:
“Bunun üzerine melek gücüm ve takatım kesilinceye kadar sıktı. Sonra bırakıp;
- Oku, dedi. Ben de ona,
- Ben okuma bilmem, dedim. Bunun üzerine beni ikinci kez gücüm ve takatım kesilinceye kadar sıktı ve
- Oku, dedi. Ben yine
- Okuma bilmem, dedim. Bu kez beni üçüncü defa alıp sıktıktan bıraktı ve şöyle dedi: “Oku, yaratan Rabbinin adıyla. O insanı bir kan pıhtından yarattı. Oku, Rabbin en cömert olandır’.
Bunun üzerine Resulüllah (s.a.s) bu ayetlerle yüreği çarparak evine döndü. Hatice bt. Huveylid’in yanına giderek ‘beni örtünüz, beni örtünüz’ dedi. Korkusu gidinceye kadar onlar da onu örttüler. Sonra (Resulüllah (s.a.s) eşi) Hatite’ye başından geçenleri anlatarak şöyle dedi: “Kendimden korkuyorum”. Hatice ‘Hayır, Allah’a yemin olsun ki, Allah seni asla utandırmaz. Çünkü sen akrabalık ilişkileri gözetirsin, işini görmekten aciz olanların yükünü çekersin, yolsul ve muhtaç olana verir, misafiri ağırlar, hak yolunda musibetlere duçar olanlara yardım edersin’ dedi.
Hatice onu alıp amcasının oğlu Varaka bn. Nevfel bn. Esed bn. Abdüluzza’nın yanına götürdü. Varaka, cahiliye döneminde Hıristiyan olmuştu. İbranice yazıyı (okuyup) yazabiliyordu. Allah’ın dilediği kadar İbranice yazılmış İncil’den omuyup-yazabiliyordu. O sıralarda Varaka yaşlanmış ve gözleri de ama olmuştu. Hatice, Varakaya:
Amcaoğlu! Yeğenini bir dinle, dedi.
Varaka:
Yeğenim, ne görürsün? dedi.
Resulüllah (s.a.s) gördüklerini ona anlattı. Varaka ona şöyle dedi:
Bu, Allah’ın Musa’ya da (daha önce) gönderdiği Namus’tur[2]. Keşke genç olsaydım. Ah, keşke ben kavmin seni (peygamberliğinin ortaya çıkması ve getirdiğin dininin yayılacağı gün veya kavminin seni yurdundan) çıkaracakları gün hayatta olsaydım’.
Bunun üzerine Resulüllah (s.a.s) “yoksa onlar beni çıkaracaklar mı?” buyurdu. Varaka ‘evet. Senin getirdiğin gibi bir şey getiren kişi mutlaka düşmanlığa uğramıştır. Şayet senin davet günlerine yetişirsem, sana kuvvetli bir yardımda bulunurum’ dedi. Çok geçmeden Varaka vefat etti ve vahiy de bir müddet kesilmişti.’

Vahyi alma olgunluğuna getirilen Hz. Muhammed (s.a.s) artık göreve hazırdı. Akıyla, ruhuyla, kalbiyle, yaşıyla artık o yirmi üç sene sürecek yeni bir sürecin eşiğindeydi. Adımları atıldı bile. Artık o bir Peygamber, bir elçi ve insanlık rehberiydi. Yaşantısıyla vahyin canlı örneği, kıyamete kadar gelip geçecek insanlar için ‘güzel bir örnek’ olacaktı.

Rabbimiz bizi onun ümmetinden, onun getirdiği ilahi mesaja inanıp yaşayanlardan ve hayatlarından onun sünnetini takip edenlerden kılsın. Amin.